Günümüzde neredeyse hepimiz toplu taşıma araçlarını kullanıyoruz, değil mi? Mutlaka birinden birine binmişizdir. Tabi bunun yanında her gün kullananlar da var... Ne yazık ki ben de onlardan biriyim. İşe gitmek için her gün bilimum otobüs, metro ve metrobüs kullanmak zorundayım. Şimdi, toplu taşımanın faydaları, zararları gibi saçma konulara girmeden esas konuya geliyorum.
Muhtemelen sabahları hepimiz boş araçlara binme fırsatı elde edemiyoruz. Ama ben de yine o boş araçlara binme fırsatı olanlardan biriyim. İlk duraktan bindiğim için genellikle yeterli sayıda boş koltuk bulunuyor. Ve nedense ben, o kadar boş koltuk varken her seferinde en arkayı tercih ediyorum. Çok saçma ama öyle. Seviyorum bu küçük köşeyi sanırım. Herkesten uzak oluyor. Belki de bu tercihim yalnızlığım ile alakalı, emin değilim ama durum bu.
Sabah sabah canımın sıkıldığı ne kadar da belli oluyor değil mi? :)
21 Ekim 2013 Pazartesi
17 Ağustos 2013 Cumartesi
Dan Brown - Cehennem
Merhabalar sevgili okurlar, canparelerim!
Kitabı okuduğumdan beri aklımda olan ama yazmaya bir türlü fırsat bulamadığım bu taşlama yorum karışımı kitap eleştirime hoş geldiniz...
Evet, “Söz konusu Dan Brown ise nasıl taşlama olabilir?” dediğinizi duyar gibiyim... Aslında Cehennem’den önce bir kitap eleştirisinde böyle bir yazı ile karşılaşsam ben de garipserdim. Ama şimdi, bizzat kendim böyle bir yazı yazıyorum... Lafı fazla uzatmadan açık sözlü olarak Dan Brown - Cehennem eleştirime başlıyorum.
Dan’ın önceki kitaplarını okuyanlar az çok bilirler... Özellikle Da Vinci Şifresi’nin efsanevi ünü göz önüne alınırsa haberdar olmayan yoktur diye düşünüyorum. Yazar kesinlikle çok iyi bir yazar. Bu konuda laf söylemek elbette ki bana düşmez. Ben daha önce kendisinin Da Vinci Şifresi ve Kayıp Sembol adlı romanlarını okudum. Her iki roman da ününü hak ettirecek şekilde sürükleyici ve iyiydi. Kitapların tek solukta bitmesi bir yana yazarın yaptığı ters köşelerde en büyük heyecanlardandı. İşte bu yüzden Cehennem’in reklamları dönmeye başladığında bu kitabı sabırsızlıkla bekledim ve okumak için can attım. Bir arkadaşım da “Ben okumaya başladım, çok heyecanlı gidiyor...” gibi övgü dolu cümleler sıralayınca dayanamadım ve ben de okumaya başladım.
Ama kitap benim için tam bir hayal kırıklığı oldu. Kitabın daha ilk sayfasından her şey çok tahmin edilebilirdi benim için... Hal böyle olunca okumak da bir türlü içimden gelmedi ve ben süreyi uzatıp durdum. Ama yine de azmettim ve bitirdim, bu konuda beni tebrik edebilirsiniz. Çünkü eğer bir kitabı okumak istemezsem bu kitabın bitme süresi bir yılı bile bulabilir...
Her neyse kitap konusunda spoiler vermeden birkaç şey söyleyip taşlama yapmaya çalışacak olursam:
Dil yazarın her zaman kullandığı dildi. Betimlemeler bu kez bıktıracak kadar fazlaydı. Okurken tarihi yapıların ya da eserlerin anlatımları hiç bitmeyecek, kitap sonuna kadar öyle devam edecekmiş gibiydi. Okumadaki en büyük sıkıntılarımdan biri buydu. Diğeri de daha önce söylediğim gibi bütün olayların çok tahmin edibelibilir olmasıydı... Ki, şu an spoiler olmaması için açıkça söylemeyeceğim ama, kitabın ilk iki sayfasını okuduğumda aklımda beliren bütün tahminler kitabın sonunda gerçekleşti. E ben Dan Brown’ın bir kitabının başından olayların hepsini biliyorsam nasıl okuyabilirim ki...
Ayrıca kitabın bir kısmının İstanbul’da geçme mevzusu var... Bu kısımlar da beni hayal kırıklığına uğrattı. Dan Brown’ın araştırmacılığı İstanbul için amatörleşmiş gibiydi adeta. Romanda geçen tüm İstanbul ve İstanbul’daki tarihi eserler hakkındaki bilgiler bir çok kaynakta kolayca karşılaşabilecek bilgilerdi. Dan Brown’ın simge bilim araştırma örneklerini romanın İstanbul kısmında göremedim ne yazık ki...
E kitap madem bu kadar kötüydü neden okudum? Açıkçası kitabı neredeyse yarım bırakıyordum. Sonra arkadaşımın ısrarı üzerine bir şans daha verdim ve kitap o gece bitti. Sonuç olarak ilk dört yüz sayfayı hiçe sayacak bir ters köşe ile karşılaştım ve ondan sonrası çorap söküğü gibi geldi. Eğer o ters köşe gelmeseydi kitabı bitirebilir miydim emin değilim...
Umarım bu yazdıklarım kitabı okumak isteyenlerin hevesini kırmaz... Çünkü her şeye rağmen derin bir araştırmanın ürünü olan bu kitabın okunması gerekir.
İlk kitap eleştirimi Cehennem ile yazmış oldum. Artık okuduklarım konusunda buraya daha sık gelmeye çalışacağım. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere.
Sağlıcakla kalın canparelerim <3
15 Ağustos 2013 Perşembe
Mutluluğun resmi...
Bana kalırsa “Mutluluğun resmini çizebilir misin?” çok saçma bir sorudur.
Çünkü insanlar mutluluğun resmini çizmezler, çizemezler. Bu soru sorulduğunda insanlar mutlu oldukları anları değil hayallerindeki mutluluğu düşünürler çünkü. O hayallerde istedikleri şeylere sahiptirler ve onlarla mutlu olabileceklerini düşünürler.
Bu yüzden eğer bir insan mutluluğun resmini çizebildiğini söylüyorsa yalan söylüyordur. İnsanlar aç gözlüdürler, eğer siz istediği her şeyi verirseniz yine yetinmez yeni şeyler istemeye başlarlar. Bundan dolayı da hiçbir zaman gerçek mutluluğu yaşayamazlar.
26 Temmuz 2013 Cuma
Volkswagen Golf - People Are People
Sanırım her şeyden vazgeçip kendimi reklam müziklerine adayacağım :D Bir araba reklamının müziğinin bu kadar güzel olması kesinlikle haksızlık... Ve Allah aşkına, nereden çıkıyor bu fikirler. Nereden geliyor aklınıza bu müzikler... Sanki yemeyip içmeyip bütün müzikleri irdeliyor gibisiniz. Gerçi iyi ki yapıyorsunuz sevgili reklamcılar. Siz olmasanız bu müzikleri kim dinler, kim nereden bulur :)
Buyurunuz yeni bir parça ve vazgeçilmez.
Depeche Mode - People Are People
Buyurunuz yeni bir parça ve vazgeçilmez.
Depeche Mode - People Are People
ve tabi ki orjinalinin dışında çok sevdiğim bir cover'ını da paylaşmadan edemeyeceğim... :)
keyifli dinlemeleerrr :)
10.05.2013
Anneler En İyisini Bilir
Merhabalar yeniden...
yeni bir vazgeçilmezimle karşınıza çıkmaya karar verdim. yani aslında yeni vazgeçilmezim olmadı hep dinlediğim ilk andan beri öyleydi. Ama şarkıyı çok sevdiğim için paylaşmak istedim. Zaten Jessie J'in sesine hayranım. onun herhangi bir şarkısını sevmemek gibi bir ihtimalim yok :) Ama ne yalan söyleyeyim, Jessie'ye bu tarz daha çok yakışmış...
Lafı fazla uzatmadan, belki de birçoğunuzun bildiği o şarkıyı paylaşayım :)
yeni bir vazgeçilmezimle karşınıza çıkmaya karar verdim. yani aslında yeni vazgeçilmezim olmadı hep dinlediğim ilk andan beri öyleydi. Ama şarkıyı çok sevdiğim için paylaşmak istedim. Zaten Jessie J'in sesine hayranım. onun herhangi bir şarkısını sevmemek gibi bir ihtimalim yok :) Ama ne yalan söyleyeyim, Jessie'ye bu tarz daha çok yakışmış...
Lafı fazla uzatmadan, belki de birçoğunuzun bildiği o şarkıyı paylaşayım :)
30.04.2013
Korkmaz Tencere Reklamı ve Ben Cocks
Evet, demiştim birazdan vazgeçilmezlerimden birini paylaşacağım diye...
Öncelikle, şu reklam daha önce eminim dikkatinizi çekmiştir.
Çekmediyse de şimdi çekti işte. Ama benim için aynı şey geçerli değil. Bu reklam her çıktığında hipnotize oluyordum resmen. Çalan şarkı beni benden alıyordu. Birçok kez şarkıyı aramak istesem de reklamda şarkının herhangi bir sözü geçmediği için ne yazık ki bu düşüncelerimden vazgeçiyordum. Sonra bir gün başka bir reklamın müziğini ararken arada bunu da kaynatayım dedim. Ama olmadı. En nihayetinde ben de youtube'dan reklamı bulup, bu reklamda çalan şarkıyı biliyor musunuz diye sağa sola sormaya karar verdim. İyi ki de yapmışım. Bir baktım bu videonun altında Allah'ın çok sevgili bir kulu şarkının adını yazmış. Ne diyeyim Allah tuttuğunu altın etsin. Neyse yine lafı çok uzattım.
Ve işte karşınızda Ben Cocks - So Cold
keyifle dinleyin efendim. Çok güzel bir şarkı, ben normalde üst üste şarkı dinlemem ama bunu aynı gün içerisinde üst üste kırk kere dinlemişimdir. Ve hiç sıkılmadım :D
Öncelikle, şu reklam daha önce eminim dikkatinizi çekmiştir.
Çekmediyse de şimdi çekti işte. Ama benim için aynı şey geçerli değil. Bu reklam her çıktığında hipnotize oluyordum resmen. Çalan şarkı beni benden alıyordu. Birçok kez şarkıyı aramak istesem de reklamda şarkının herhangi bir sözü geçmediği için ne yazık ki bu düşüncelerimden vazgeçiyordum. Sonra bir gün başka bir reklamın müziğini ararken arada bunu da kaynatayım dedim. Ama olmadı. En nihayetinde ben de youtube'dan reklamı bulup, bu reklamda çalan şarkıyı biliyor musunuz diye sağa sola sormaya karar verdim. İyi ki de yapmışım. Bir baktım bu videonun altında Allah'ın çok sevgili bir kulu şarkının adını yazmış. Ne diyeyim Allah tuttuğunu altın etsin. Neyse yine lafı çok uzattım.
Ve işte karşınızda Ben Cocks - So Cold
keyifle dinleyin efendim. Çok güzel bir şarkı, ben normalde üst üste şarkı dinlemem ama bunu aynı gün içerisinde üst üste kırk kere dinlemişimdir. Ve hiç sıkılmadım :D
11.04.2013
Yine ve yeniden...
Herkese merhabalar...
Blogum için bir karar aldım ve bu kararımı sizinle de paylaşmaya geldim. Fark ettim ki bu blog böyle hikayeyle yürümez... Ki yürümüyor da... Zira bu aralar ilham perilerim pek bir nazlı, pek bir üşengeç. Dersin ki ayran içtik ayrı düştük kendileriyle. Bu durumdan ne yazık ki okuyucularım da etkileniyor. Ben de en azından blogumu ziyaret eden okuyucularıma bir kıyak geçmeye karar verdim.
Artık blogumda okuduğum kitaplar, hikayeler, izlediğim filmler hakkındaki düşüncelerimi de paylaşacağım. Müzik işine girersem hepinizin başı ağrır eminim. Ama arada vazgeçilmezim olan birkaç parçayı da sizinle paylaşırım tabi ki. Ki birazdan bir tanesini paylaşmayı düşünüyorum.
Her neyse, şimdi siz diyebilirsiniz ki, herkes kitap-film yorumu yazıyor zaten, bir sen eksiktin. Valla haklısınız, bir ben eksiktim, ben de geldim tam oldu :D ama ne yapayım... Ben de böyle sıradan bir insanım. Demiştim benden öyle çok şey beklemeyin diye. Ben okurum izlerim. Gerçi şu ara dersten başımı kaldıramıyorum. O halde ben nasıl kitap okuyacağım da yorumunu yazacağım? Çok basit, okumayacağım :D
Eski okuduklarımdan başlayacağım. Onlar bitene kadar okul da biter zaten ve ben yeniden kütüphaneme gömülürüm. O zaman yeni kitaplarla karşınızda olurum.
Çok gevezelik yaptım sanırım. Kısacası artık her yerde gördüğünüz o kitap bloggerlarından biri de benim :)
Hikaye de paylaşacağım tabi ki. Mesela BizimHikayelerimiz ile ilgili çok güzel planlarım var :)
Şimdilik hoşça kalın, dostça kalın. Kendinize iyi bakın.
11.04.2013
Saçma sapan bir reklam :)
izlerken çok güldüğüm bir videoyu sizlerle paylaşmak istedim... Araştırma yaparken buldum bunu. öyle denk geldi. umarım siz de gülersiniz :)
26.03.2013
Bimukabele...
Önceki yazılarımdan birinde Karadayı dizisindeki Turgut Savcı'nın eski dille konuşma çabaları ile ilgili yazmıştım. Daha doğrusu kendisinin sık sık tekrar ettiği mamafih sözcüğü hakkında... Bu kez o sözcuklere bir yenisini ekliyorum. O da; bimukabele.
Yahu anacım iki sözcükle eski dil olmaz. Üstelik bunu bir karakter üzerinden yürütmeye çalışıyorsunuz. Senaristlere sesleniyorum, yıllar önce kullanılan sözcükleri kullanacaksanız lütfen bunu bütün karakterlere uygulayın. Daha inandırıcı olur. Böylesi abes duruyor, gülünç oluyor. Koskoca bilmem kaç karakterlik dizide bir tek Turgutcuğum böyle laflar ediyor. Kısacası Turgut karakteri dizide, Popstar yarışmasındaki Bülent Ersoy gibi duruyor...
Lakin durum yanlış anlaşılmasın. Benim eleştirilerim sadece bu sözcükler ve bunların kullanımı hakkında. Zira dizide ne Turgut Savcı (Yurdaer Okur) ne de diğer oyuncuların performansından şikayetçiyim... Zaten Türk oyuncular arasında Kenan İmirzalıoğlu, Murat Yıldırım ve Çetin Tekindor vazgeçilmezlerim arasındadır. E bunların ikisi de bir yapımda bir araya gelmiş, ben Allah'tan daha ne isterim... Hele Yurdaer Okur rolüne cuk oturmuş deyim yerindeyse. Bazı dizilerde "bu adam bu role hiç gitmemiş, şu olsa daha iyi olurdu" derim ama Turgut Savcı rolü için düşünsem de birini bulamıyorum... Dizinin diğer karakterleri ve onları canlandıran oyuncular için de bu geçerli. Yalnızca Melih karakteri biraz tuhafıma gidiyor ama oyuncuyu ilk görüşümden ve alışkın olmadığımdan olsa gerek.
Not: bimukabele; size de, ben de anlamlarında kullanılır. Örneğin arkadaşınız size "Merhaba" dedi, siz de ona "Bimukabele" diyerek karşılık verebilirsiniz.
Turgutcuğumun lügatından yeni bir sözcükle buluşuncaya dek hoşça kalın....
görüşürüz :)
Yahu anacım iki sözcükle eski dil olmaz. Üstelik bunu bir karakter üzerinden yürütmeye çalışıyorsunuz. Senaristlere sesleniyorum, yıllar önce kullanılan sözcükleri kullanacaksanız lütfen bunu bütün karakterlere uygulayın. Daha inandırıcı olur. Böylesi abes duruyor, gülünç oluyor. Koskoca bilmem kaç karakterlik dizide bir tek Turgutcuğum böyle laflar ediyor. Kısacası Turgut karakteri dizide, Popstar yarışmasındaki Bülent Ersoy gibi duruyor...
Lakin durum yanlış anlaşılmasın. Benim eleştirilerim sadece bu sözcükler ve bunların kullanımı hakkında. Zira dizide ne Turgut Savcı (Yurdaer Okur) ne de diğer oyuncuların performansından şikayetçiyim... Zaten Türk oyuncular arasında Kenan İmirzalıoğlu, Murat Yıldırım ve Çetin Tekindor vazgeçilmezlerim arasındadır. E bunların ikisi de bir yapımda bir araya gelmiş, ben Allah'tan daha ne isterim... Hele Yurdaer Okur rolüne cuk oturmuş deyim yerindeyse. Bazı dizilerde "bu adam bu role hiç gitmemiş, şu olsa daha iyi olurdu" derim ama Turgut Savcı rolü için düşünsem de birini bulamıyorum... Dizinin diğer karakterleri ve onları canlandıran oyuncular için de bu geçerli. Yalnızca Melih karakteri biraz tuhafıma gidiyor ama oyuncuyu ilk görüşümden ve alışkın olmadığımdan olsa gerek.
Not: bimukabele; size de, ben de anlamlarında kullanılır. Örneğin arkadaşınız size "Merhaba" dedi, siz de ona "Bimukabele" diyerek karşılık verebilirsiniz.
Turgutcuğumun lügatından yeni bir sözcükle buluşuncaya dek hoşça kalın....
görüşürüz :)
29.01.2013
Mamafih...
Anlaşılacağı üzere konumuz "mamafih.". Nereden mi buldum bu konuyu? Hemen cevap vereyim, Karadayı'dan... İzleyenler bilir, bir Turgut Savcı vardır Karadayı'da... Sık sık söyler bu lafı. İlk başlarda bu laf o kadar çok kullanılmıyordu, çok telaffuz edilmiyordu. Lakin bu bölüm işler çığırından çıktı. Adamın iki lafından biri mamafih... Ama Turgut'cuğum, olmuyor böyle. Eski dil kullanacağım derken yolundan şaştın! Neyse fazla uzatmayacağım lafı mamafih durum böyle... Tamam, kabul ediyorum olmadı bu.
Merak edenlere not: Mâmafih; bununla birlikte, durum böyleyken anlamlarında kullanılır...
Bu arada söz Karadayı'dan açılmışken Kenan İmirzalıoğlu ile ilgili konuşmamak ayıp olur...
Merak edenlere not: Mâmafih; bununla birlikte, durum böyleyken anlamlarında kullanılır...
Bu arada söz Karadayı'dan açılmışken Kenan İmirzalıoğlu ile ilgili konuşmamak ayıp olur...
Hani beyaz güllü bir dizisi vardı. Adı neydi hatırlamıyorum. O dizi ve ondan önceki dizilerinde hatta Ezel'de bile bu adamdan hiç haz etmezdim. Hah, hatırladım. Acı Hayat'dı dimi?(Bende de böyle bir şey var işte, sonradan hatırlarım ) Neyse, konu Kenan'dı. Hiç haz etmezdim bu adamdan ve nitekim kızların bu adamda ne bulduğunu anlayamazdım. "Pof yeaa, ne buluyosunuz Allah aşkına bu adamda?" derdim. Demez olaydım...! Dilimi eşek arıları soksaydı da o lafları etmeseydim. Demek ki neymiş: Büyük lokma ye, büyük laf etme! Benim bu dönüşümüm ne zaman mı? Uzun hikaye filminin fragmanının ekranlarda yayınlandığı sırada şu görüntüyü görmem :
Allah'ım bu nasıl bir gülümseme? O nasıl bir gözlük? O nasıl bir yakışıklılık? Atın beni uçurumdan aşağılara... Koyun çuvala duvarlara vurun beni! Meğer adamın olayı bıyıkmış! Şunu söylemeliyim, hiç kimsede bıyığı bu kadar beğenmedim ben... Bilin ki Kenan bıyıklı olduğu sürece ben bu adama aşığım. Bıyık gitti, aşk bitti Kenan...
Kenan demişken en az onun kadar yakışıklı, çekici bulduğum biri daha var. Belki biliyorsunuz belki de bilmiyorsunuz ama ben kendisiyle bu yaz tanıştım. Yani öyle gerçek anlamda tanışıklılık değil. Bizim Hikayelerimiz'de bir hikaye olurken tanıştım. Kim mi?
David Gandy...
David hakkında söyleyebileceğim ne kadar çok şey varsa söyleyemeyeceğim de o kadar çok şey var. Çünkü bazı düşüncelerimi dile getirecek kelime bulamıyorum. Adam karizmatik, yakışıklı, çekici, seksi... Hepsi bir arada! Tanrısal birşey... Yunan heykeli gibi. Zeus! Ya da siz ne derseniz... Kesin olan bir şey var ki hayran olmamak elde değil...
Çenem düştü iyice, değersiz yorumumu burada kesip dersime dönüyorum ben.
Sevgilerimle...
07.01.2013
KAR...
"Amaaannn! Kar yağınca herkes kar hakkında konuşur, bir sen eksiktin, şimdi tam oldu." diyebilirsiniz. Diyin de. Ama ben kendimi durduramıyorum işte. Kar... Daha ne olabilir ki.. Beyaz beyaz gök yüzünden düşen kocaman tanecikler... Üstelik İstanbul gibi bir şehri örtüyorlar. Kendi adıma kar'ı sevmemek elimde değil...
Büyüklerimizin de deyimiyle 19 yaşıma geldim, kazık kadar kız oldum ama kar görünce çocuk gibi seviniyorum işte. Kim sevinmez ki?
Kendi duygularımı söyleyecek olursam kar bana kendimi müthiş hissettirir. Duygulanırım, mutlu olurum ve çocuk gibi hissederim kendimi...
Misal: bugün bankaya gideceğim, ofisten çıktım. Kar yağıyor ya, kendimi gülerken buldum. Karşımda koskoca bina ve içi insan dolu... Çalışanlar. Diğer yanım bizim bina, çalışanlar... Karşısı yine bina ve içi yine çalışanlarla dolu... Kendi kendime "Kızım miru, kendine gel. Millet seni deli falan zannedecek." dedim. Tabi ki işe yaramadı. Kar yağıyor, yarar mı hiç?? Hemen kırmızı ve alabildiğince uzun atkımı yüzüme çektim ve gülümsememi sakladım. Sevindirik olmuşum, bana ne! İsterlerse deli zannetsinler... Kar yağarken ve ben kendimi mutlu hissederken ne onlar umurumda ne de üstümün başımın ıslanması...
07.01.2013
25 Temmuz 2013 Perşembe
Prenses İstanbul
Anadolu Kralı’nın dillere destan, güzel mi güzel bir kızı vardır: Prenses İstanbul… Gören bir yana, güzelliğini duyanlar bile hayran kalıyor, aşık oluyormuş…
Bülbülleri bile kıskandıran sesi varmış İstanbul’un… Gül kırmızılığında yanakları… Selvi boyu ince beli… Ok gibi kirpiklerinin altından deniz gözleriyle bir baktı mı dünyanın altı üstüne gelirmiş…
Bizans dillere destan güzelliğini duydu bir gün İstanbul’un… Bütün elçileri onun güzelliğinden, ona olan hayranlıklarından bahsediyordu. Ve Bizans öyle bir meraka düştü ki onu görmesi gerekiyordu…
Bir gün gitti Anadolu Kralı’nın o muhteşem sarayına ve İstanbul’u gördü… O kadar güzel, o kadar muhteşemdi ki hayran olmamak, aşık olmamak elde değildi… Gördüğü ilk an aşık oldu… Defalarca kez İstanbul’a söyledi bu aşkını ama karşılık alamadı bir türlü… Sanki o muhteşem İstanbul, taş kalpliydi, gaddardı…
En sonunda İstanbul’a olan aşkına dayanamaz Bizans… Bir gün alır İstanbul’u ve zorla kendi sarayına götürür. Onu bir odaya kapatır, kaçmasın, Bizans’ı asla yalnız bırakmasın diye… Gün gelmiş İstanbul’un o deniz gözlerine kara bulutlar çökmüş, bülbülleri kıskandıran o güzel sesi hiç çıkmaz olmuş. Solmuş, sararmış o güzel güllere benzeyen kırmızı yanakları…
Bizans bir türlü vazgeçmemiş İstanbul’dan ve ona olan aşkından. Ama İstanbul’un böyle üzülüp sararmasına da katlanamıyormuş… Gece gündüz düşünmüş onun neşesinin yerine gelmesi için ne yapması gerektiğini. En sonunda bir hediye yaptırmaya karar vermiş… Bu hediye göz alıcı, devasa ve muhteşem olmalıydı… Bütün eşrafını çağırdı ve yapabilecekleri en güzel kiliseyi yapmaları emrini verdi.
Günler geçti, aylar geçti ve bir gün o kilisenin bittiği haberi geldi Bizans’a… Prenses İstanbul’a sundu hediyesini. Ancak ne bir gülümseme ne de bir neşe belirtisi vardı… İstanbul günden güne solmaya devam etti….
Hiç şüphesiz Anadolu Kralı’nın da bundan haberi vardı. Kızı üzgündü. Ama onun yapabileceği hiçbir şey yoktu. Ve yurdunun o güçlü beyinden yardım istedi. Mehmet’ten… Mehmet o gün Anadolu Kralı’na kızını kurtaracağına dair ant içti… Bir de onu kurtardığı zaman bir çarşı yaptıracaktı İstanbul için…
Hazırlıklar yapıldı. Ve sonunda Bizans ve Mehmet karşı karşıya geldiler İstanbul için… Kılıçlar vuruldu, kanlar döküldü ve İstanbul o kapalı odadan kurtuldu…
Daha o gün İstanbul’un yanakları yeniden allandı, bülbül gibi sesiyle yeniden şakıdı, ok kirpiklerinin altından deniz gözler yeniden ortalığı kasıp kavurdu…
Söz verdiği gibi Mehmet o çarşıyı yaptırdı; İstanbul’a hediye etti… Türlü renkte ipekler, göz kamaştıran altınlar ve mücevherler, muhteşem halılar, mis gibi kokular… Her şey vardı bu çarşıda.
Herkes gibi Mehmet de aşık oldu İstanbul’a… Onun güzelliğine, sesine, gözlerine o da hayran kaldı… Onunla evlenmek istiyordu. Koskoca bir saray yaptırdı onun için. O kadar büyük o kadar görkemliydi ki eşi benzeri yoktu… Bahçelerinde güller, laleler, nergisler, papatyalar… Her türden çiçek vardı. Bahçe yemyeşildi… Adeta dünya içerisinde yeni bir dünya kurmuştu Mehmet…
İstanbul’un ise içi cıvıl cıvıldı… Mehmet’e aşık olmuştu… Gönlümün “Fatih”i demişti Mehmet’e ve o günden sonra hiç ayrılmadı onlar… Kaderlerinin yollarını ayırdığı yere kadar…
----------
yazmış olduğum eski bir hikaye ile karşınızdayım...
fazla amatör ve eksik olduğunun farkındayım ancak bu haliyle ödül almış ve yayınlanmış olduğu için değiştirmek istemedim.
umarım beğenirsiniz :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



