Anadolu Kralı’nın dillere destan, güzel mi güzel bir kızı vardır: Prenses İstanbul… Gören bir yana, güzelliğini duyanlar bile hayran kalıyor, aşık oluyormuş…
Bülbülleri bile kıskandıran sesi varmış İstanbul’un… Gül kırmızılığında yanakları… Selvi boyu ince beli… Ok gibi kirpiklerinin altından deniz gözleriyle bir baktı mı dünyanın altı üstüne gelirmiş…
Bizans dillere destan güzelliğini duydu bir gün İstanbul’un… Bütün elçileri onun güzelliğinden, ona olan hayranlıklarından bahsediyordu. Ve Bizans öyle bir meraka düştü ki onu görmesi gerekiyordu…
Bir gün gitti Anadolu Kralı’nın o muhteşem sarayına ve İstanbul’u gördü… O kadar güzel, o kadar muhteşemdi ki hayran olmamak, aşık olmamak elde değildi… Gördüğü ilk an aşık oldu… Defalarca kez İstanbul’a söyledi bu aşkını ama karşılık alamadı bir türlü… Sanki o muhteşem İstanbul, taş kalpliydi, gaddardı…
En sonunda İstanbul’a olan aşkına dayanamaz Bizans… Bir gün alır İstanbul’u ve zorla kendi sarayına götürür. Onu bir odaya kapatır, kaçmasın, Bizans’ı asla yalnız bırakmasın diye… Gün gelmiş İstanbul’un o deniz gözlerine kara bulutlar çökmüş, bülbülleri kıskandıran o güzel sesi hiç çıkmaz olmuş. Solmuş, sararmış o güzel güllere benzeyen kırmızı yanakları…
Bizans bir türlü vazgeçmemiş İstanbul’dan ve ona olan aşkından. Ama İstanbul’un böyle üzülüp sararmasına da katlanamıyormuş… Gece gündüz düşünmüş onun neşesinin yerine gelmesi için ne yapması gerektiğini. En sonunda bir hediye yaptırmaya karar vermiş… Bu hediye göz alıcı, devasa ve muhteşem olmalıydı… Bütün eşrafını çağırdı ve yapabilecekleri en güzel kiliseyi yapmaları emrini verdi.
Günler geçti, aylar geçti ve bir gün o kilisenin bittiği haberi geldi Bizans’a… Prenses İstanbul’a sundu hediyesini. Ancak ne bir gülümseme ne de bir neşe belirtisi vardı… İstanbul günden güne solmaya devam etti….
Hiç şüphesiz Anadolu Kralı’nın da bundan haberi vardı. Kızı üzgündü. Ama onun yapabileceği hiçbir şey yoktu. Ve yurdunun o güçlü beyinden yardım istedi. Mehmet’ten… Mehmet o gün Anadolu Kralı’na kızını kurtaracağına dair ant içti… Bir de onu kurtardığı zaman bir çarşı yaptıracaktı İstanbul için…
Hazırlıklar yapıldı. Ve sonunda Bizans ve Mehmet karşı karşıya geldiler İstanbul için… Kılıçlar vuruldu, kanlar döküldü ve İstanbul o kapalı odadan kurtuldu…
Daha o gün İstanbul’un yanakları yeniden allandı, bülbül gibi sesiyle yeniden şakıdı, ok kirpiklerinin altından deniz gözler yeniden ortalığı kasıp kavurdu…
Söz verdiği gibi Mehmet o çarşıyı yaptırdı; İstanbul’a hediye etti… Türlü renkte ipekler, göz kamaştıran altınlar ve mücevherler, muhteşem halılar, mis gibi kokular… Her şey vardı bu çarşıda.
Herkes gibi Mehmet de aşık oldu İstanbul’a… Onun güzelliğine, sesine, gözlerine o da hayran kaldı… Onunla evlenmek istiyordu. Koskoca bir saray yaptırdı onun için. O kadar büyük o kadar görkemliydi ki eşi benzeri yoktu… Bahçelerinde güller, laleler, nergisler, papatyalar… Her türden çiçek vardı. Bahçe yemyeşildi… Adeta dünya içerisinde yeni bir dünya kurmuştu Mehmet…
İstanbul’un ise içi cıvıl cıvıldı… Mehmet’e aşık olmuştu… Gönlümün “Fatih”i demişti Mehmet’e ve o günden sonra hiç ayrılmadı onlar… Kaderlerinin yollarını ayırdığı yere kadar…
----------
yazmış olduğum eski bir hikaye ile karşınızdayım...
fazla amatör ve eksik olduğunun farkındayım ancak bu haliyle ödül almış ve yayınlanmış olduğu için değiştirmek istemedim.
umarım beğenirsiniz :)